© 2014 Koray. All rights reserved.

Barc-alone


1-4 Aralık 2014, Barselona, İspanya

1 Aralık Pazartesi

Odeabank adına HP Discover 2014 etkinliğine katılmak üzere 1 Aralık Pazartesi sabahı Barselona uçağına binmek üzere Atatürk Havaalanı’ndayım. 501 no’lu kapıdan bindiğimiz otobüsle uçağa varmamız 10 dakikayı geçiyor, yeni yapılan pist çok dışarıdaymış, ilk defa kullanıyorum. Neyse, sorunsuz geçen 3 saatlik uçuş sonrası Barselona’ya iniyoruz. Hava kapalı ama sıcaklık İstanbul’a göre 4-5 derece daha yüksek. Kalabalık bir ekibiz, HP Türkiye tarafından ayarlanmış birkaç otobüsle otellerimize bırakılıyoruz. Birçoğumuz gibi Hakan’la ben de AC Forum Hotel’deyiz, biraz şehir dışında.

 

Odalara yerleştikten sonra 7-8 kişilik bir grupla şehir merkezine iniyoruz. Otele 5 dakika yürüme mesafesindeki El Maresme Forum durağından metroya bineceğiz. 3 günlük sınırsız kullanımlı bilet 20 Euro. 10 kullanımlık olansa 10 Euro. Biterse tekrar alırız diyerek bundan alıyoruz. Bu bilet metro dışında tramvay ve otobüslerde de kullanılabiliyormuş ama benim hiç deneme fırsatım olmadı. L4 isimli sarı renkli hatta binerek Urquinaona durağına kadar gidiyoruz. Buradan çıktıktan sonra Katalonya Meydanı‘na (Plaça De Catalunya) mesafe çok kısa. Yürüyerek şehrin en büyük meydanına ulaşıyoruz. Şehrin en ünlü caddesi de bu meydandan başlıyor: La Rambla. Deniz kenarına uzanan caddede dolanmaya başlıyoruz. Mercat de Sant Josep de la Boqueria isimli şehrin ünlü açık pazarına giriyoruz önce. Buranın hemen girişinde sol tarafta kalan Euskal Restaurant’a oturuyoruz. Bizimkilerin daha önce geldikleri bir yermiş. Ben olsam burayı seçmezdim muhtemelen, fazla turistik gözüküyor, daha klasik bir tapas mekanını tercih edebilirdim. Karışık deniz mahsulleri tabağı (midye, karides, yengeç vs.), kalamar ve ahtapot söylüyoruz. Önyargılarımı boşa çıkaracak kadar lezzetliler, biralarımız da buz gibi, fena bir başlangıç olmuyor yani 🙂

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kalktıktan sonra çarşının giriş kısmında biraz dolaşıyoruz. Burada rengarenk şekerlemeler, çikolatalar ve meyveler satan tezgahlar var. Bizimkiler dondurma alıyor, ben maalesef hafif hastayım, hiç niyetlenmiyorum. La Rambla’ya çıkıyoruz tekrar. Benim dışımda herkes daha önce Barselona’ya gelmiş olduğu için şehri dolaşacak kimse yok, onlar farklı mekanlarda oturup bir şeyler içerek muhabbet etmek niyetindeler. Bense görülmesi gereken yerleri gezmek istiyorum elimden geldiğince. Mevsim de kış olunca hava kararmadan önce pek zamanım yok. Dolayısıyla fazla uzatmadan ekipten ayrılıyorum.

La Rambla üzerindeki Liceu isimli duraktan metroya giriyorum yine. Yeşil renkli L3 hattıyla Diagonal durağına, burada aktarma yaparak mavi renkli L5 hattıyla da Sagrada Familia durağına gidiyorum. İsimden de anlaşılacağı üzere hedefim Basilica di Sagrada Familia‘yı görmek. Vardığımda saat 16:00’yı geçiyor ve kış olduğu için kilise 18:00’de ziyarete kapanacak. Dolayısıyla sesli rehber cihazından almıyorum, yoksa gezmeyi bitiremeyebilirim diye düşünüyorum 🙂 Ama sonradan anlıyorum ki alsam da olurmuş. Kilise çok büyük olmasına rağmen içeride gezilecek ve zaman harcanacak çok kısmı yok. Bir de ayrıca kilisenin kulesine çıkış mümkün, manzarası çok güzelmiş. Ayrıca bilet almak lazım. Özetle, hem kulesine çıkayım, hem sesli rehberle gezeyim derseniz daha fazla zaman ayırmanız gerekir. Ben hiçbir ekstra almadan en fazla 45 dakika gezebildim 🙂

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kiliseyi anlatmam gerekirse: bir kere çok genç bir kilise. Yani Avrupa’nın diğer şehirlerinde bulunan ünlü kiliselerden farklı olarak tarihi değeriyle öne çıkan bir yapı değil. Barselona ile resmen özdeşlemiş ünlü mimar Antoni Gaudi’nin ustalık eseri, modern mimarinin de en başarılı örneği olarak kabul ediliyor. Zaten kiliseyi görür görmez anlıyorsunuz farklı ve sıra dışı tarzını. Gotik mimarinin ekstrem bir yorumu gibi. Sanat uzmanları da bu bakımdan kendisini eşsiz buluyor. 1882 yılında inşaatına başlanan kilisenin yapımına hala devam ediliyor. Hatta Gaudi öldüğünde tüm yapının henüz çeyreği dahi bitmiş değil. O günden bugüne kadar da inşaat onun planlarına bağlı kalınarak devam ettirilmeye çalışılıyor. Kompleks mimari plana, yapımın sadece bağışlara dayalı olması da eklenince proje bitiş tarihi olarak karşımıza 2026 tarihi çıkıyor!

Hem kuleleri, hem de iç tavanı çok yüksek bir kilise. İçeri girdiğinizde heybetini görebiliyorsunuz. Çok sayıdaki kolon, iç alana orman hissi verebilmek için ağaç ve dalları gibi tasarlanmışlar. Bu kolonların hemen hepsi birbirinden farklı, kolonların kendisi de yükseldikçe form değiştiriyor. Dolayısıyla hem çok karmaşık hem de çok görkemli bir görüntü ortaya çıkıyor. Henüz 2009’da yapımı tamamlanan vitraylardaki çizimler de tahmin edebileceğiniz gibi klasik Hristiyan figürlerinin modern birer yorumu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kilisenin içindeki metal merdivenler ve hatta asansör, yapının ne kadar yeni olduğunu gösteren detaylar, ancak bunlar bile kilisenin tarzına uygun tasarlanmış. İçeride fotoğraf çekmek serbest. Sadece ön kısımlarda ayakta dolanmak yasak, çünkü dua edenler için ayrılmış bir bölüm burası. Girip fotoğraf çekebiliyorsunuz ama oturarak 🙂

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kilisenin 3 ana dış cephesi var. Benim görebildiğimin adı Passion Façade, insanın günahlarını anlatmak üzere tasarlanmış. Bunun için İsa’nın çarmıha gerilirken çektiği acılar 12 adımda, yani 12 farklı heykel ile gösteriliyor. Maalesef kış olduğu için restorasyona alınmış ve bir kısmı gözükmüyor. Zaten kilisenin genelinde inşaat durumu devam ediyor, bir sürü vinçler dolu tepesinde, görüntü biraz can sıkabiliyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kilisenin dışında bir de okul bulunuyor. Sosyal sorumluluk bilinci gelişmiş biri olan Gaudi’nin, kilise inşaatında çalışan işçilerin çocukları için yaptığı bir okulmuş. Bu ufak bina bile modern mimarinin önde gelen örneklerinden biri olarak gösteriliyor. Alt katında, kilisenin tarihçesine dair çok detaylı bir müze bulunuyor. Meraklısı için uzun uzun gezilebilecek bir yer. Ben bile dakikalarca dolaştım 🙂

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kiliseden çıktıktan sonra La Rambla’nın deniz tarafındaki ucuna çıkmak için metroyla Drassanes durağına gidiyorum. Burada upuzun bir kolonun üzerinde Kristof Kolomb’un heykeli bulunuyor. Barselona Limanı (Port De Barcelona) da burada. Burada Rambla De Mar isimli modernist bir köprüyle şehrin yeni ve gözde alanlarından birine geçiş yapılabiliyor. Deniz üzerine doldurma bir alanda büyük bir akvaryum, sinemalar, alışveriş ve eğlence merkezleri bulunuyor. Benim ziyaret etmek için zamanım olmadı ama eminim özellikle yaz aylarında turistle dolup taşan bir yer burası.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hava iyice karardı. La Rambla’dan yukarı doğru yürüyüşe başlıyorum, ışıklandırılmış ağaçlar çok hoş gözüküyor. Arada ara sokaklara gire çıka geziniyorum. Fargas isimli, romantik bir film setinden fırlamışçasına tatlı bir çikolatacıya rast geliyorum. Uğramaya vakit bulamadım ama Barselona’ya gelecek olanlar ve tekrar gelecek olursam kendim için buraya da not düşüyorum, uğranması gereken bir yer.

Yukarı doğru yürürken girişi sağda kalan Reial Meydanı (Placa Reial), muhtemelen yılbaşı için rengarenk aydınlatılmış durumda. Burada gündüzki ekiple buluşuyor ve bir şeyler içmek üzere oturuyorum. Grubun sayısı artmış, 15-20 kişi olunmuş. Ocana isimli mekanda atıştırma ve bolca sangria ve mojito tüketimi gerçekleştiriyoruz 🙂

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yemek yemek üzere gittiğimiz mekan, deniz kenarında ünlü mekanların bulunduğu Passeig Maritim bölgesindeki CDLC (Carpe Diem Loung Club). Önceki mekandaki muhabbetin uzamasıyla saat 22:00’yi geçmiş durumda! Ortam çok loş ışıklandırılmış olduğu için içeriden fotoğraf yok maalesef. Burası, menüsünde Kobe bonfilesi bile bulunan üst seviye bir restoran, çok başarılı. Biz sushi yemeyi tercih ettik, çok taze ve lezzetliydi. Yemeğinizden sonra oturduğunuz yerde, profesyonel masörlere boyun ve omuz masajı bile yaptırabileceğiniz klas bir mekan.

Buradan çıktıktan sonra upuzun bir sahil yürüyüşü ile W Hotel’in tepesinde bulunan Eclipse Bar‘a gidiyoruz. Otel zaten denize sıfır konumda ve upuzun olduğu için sahilin diğer ucundan da rahatlıklar görülebiliyor. Sahil hattına bu kadar uzun bir bina dikilmesine nasıl izin verilmiş acaba? Sadece bu da değil, aynı Türkiye’de olduğu gibi şehir düzenlemesi pek önemsenmeden sahile büyük yapılar yapılmış, ilginç. 

Eclipse Bar o akşam tabi ki HP etkinliği katılımcılarıyla dolu. Süper bir manzarası var doğal olarak. Birkaç saat takılıp otele dönüyoruz, ama saat son derece ilerlemiş oluyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2 Aralık Salı

4 saat uykuyla etkinliğin ilk günü. Shuttle otobüsle otelden direkt alınıyoruz. Alan otele 12-13 km uzaklıkta ancak trafik yüzünden 45 dk. sürüyor yol. 13000 katılımcısı olan devasa bir etkinlik. Son derece organize her şey. Yüzlerce farklı oturum, onlarca ürün ve demoları. Her ülkeden her sektörden katılım var. Gerçekten koskocaman bir etkinlik. Genel oturumdan sonra etkinlikten ayrılıyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gaudi’nin iki ünlü binasını görmek üzere Passeig de Gracia isimli caddeye gidiyorum. Burası en iyi markaların mağazalarının toplandığı çok lüks bir cadde. Sadece Barselona’nın değil tüm İspanya’nın da en pahalı caddesi sayılıyor. Mağazalar ve alışveriş için ilgim veya zamanım yok. Gaudi’nin binalarından önce Casa Milà (La Pedrera) ‘yı görmeye gidiyorum. Maalesef büyük kısmı tadilat halinde. Yan sokağa doğru devam eden kısmında ufak da olsa neye benzediğini görebiliyorum 🙂 Yine Gaudi’nin bir eseri olan Casa Battló isimli binayı da görme fırsatını buluyorum. İki binanın da içi gezilebiliyor, giriş ücretleri 18-20 Euro. Zamanım olmadığı için giremedim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Arada arkadaşlardan duyduğum ve yorumlarının da iyi olduğunu kontrol ettiğim Cervederia Catalania isimli tapas mekanında atıştırmaca yapıyorum, tabi ki yine deniz mahsulleri tabağı 😉 Madrid’de gördüğümün tersine burada klasik tapas böyle. Ekmekli olan diğerleri de var ama çoğunlukta değil.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Akşam HP Türkiye’nin düzenlediği yemekteyiz. Otelden otobüslerle topluca gidiyoruz, zira sayımız 200’ün üzerinde! Mekan Miramar restoran, Barcelona’nın nadir tepelik lokasyonlarından birinde. Güzel bir şehir ve deniz manzarası var. Bu kadar kalabalık bir misafir topluluğu ağırlamasına rağmen tripadvisor’daki olumsuz eliştirileri haksız çıkarırcasına başarılı yemekler. Çok lezzetli bonfile ve çok başarılı sufle. İspanyol dansçılarımız bile var 🙂

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Akşam Opium isimli ciks bir mekana eğlenmeye gidiyoruz. Önceki akşam yemek yediğimiz CDLC’nin de bulunduğu bu seviyedeki mekanların yanyana sıralandığı Passeig Maritim adlı sahil bölgesinde bulunuyor kendisi. Ortam, müzik, içkiler ve güzel barmen kızlarıyla başarılı bir mekan. Ben çok uzatmadan kaçıp saat 01:00’i geçerekten yatmayı başarıyorum.

 

3 Aralık Çarşamba

Bu sefer trafikten kaçmak için HP etkinlik alanına metroyla gittim ama 2 aktarma, 3 farklı hat ve sondaki 10 dakikalık yürüyüşle birlikte 45 dakikayı da geçti. İlk oturumu  kaçırdım. Ama verimli bir gün geçirerek etkinlik alanından 17:00’i geçerek çıktım. Dolayısıyla hava kararmaya başlamış ve benim de şehirde dolaşmak için fazla zamanım kalmamıştı.

Ben de anılık eşya alışverişi yapmak üzere Las Ramblas’a gidiyorum. Önce Plaça de Catalunya’da bulunan Hard Rock Cafe Barcelona‘ya gidip hızlıca yemek yiyor ve tabi ki koleksiyona katmak üzere bir bardak alıyorum. Sonra da çıkıp sokaktaki tezgahlardan buzdolabı magneti vs. alışverişi yapıyorum. Hava iyice kararmış durumda. Daha geç olmadan laptop’umu ve elimdekileri bırakmak üzere otele yollanıyorum. Akşam Serhat’ın kardeşi Serdar ile buluşacağım. Kendisi 3 senedir burada yaşıyor, doktora yapıyor. Yerellerin takıldığı mekanlara götürmesini istiyorum beni, zira 2 akşamdır gittiğim yerler açıkçası fazla turistik ve sosyetik mekanlar, ortalama Barselonalının takıldığı yerler değil. Catalunya meydanından bir önceki durak olan Urquinaona meydanında buluşuyoruz. Hemen bu meydan üzerinde bulunan George Payne isimli Irish Pub ilk durağımız. İçerisi bir hayli kalabalık. Arkadaşlarıyla İngiltere Ligi maçlarını seyretmek için sık sık buraya geldiklerini söylüyor. Bir çok İngiliz de aynı amaçla burada zaten 🙂 Bira seçenekleri, müzikleri ve ortamıyla gayet keyifli bir mekan. Bol muhabbet eşliğinde birer bira içtikten sonra kalkıyoruz. Las Ramblas’a geçiyoruz. Serdar anlatıyor, bu caddenin doğusunda (denize doğru inerken sol tarafında) kalan kısmın adı El Gotic, diğer tarafsa El Raval. Bu iki bölgede sokaklarda bar yoğunluğunun çok yüksek olduğunu, toplamda belki 5000’e yakın bar olabileceğini söylüyor, gözlerim faltaşı gibi açılıyor haliyle! El Raval bölgesinde çok arka sokaklara kadar gidilmemesi gerektiğini de ayrıca tavsiye ediyor, şöyle 3-4 sokağa kadarı yeterli diyor. Zira sonrasında bizim Tarlabaşı misali birçok göçmenin yaşadığı ve pek tekin olmayan bir bölge bulunuyormuş. El Raval tarafında bulunan L’Ovella Negra (Türkçe Kara Koyun) isimli bara giriyoruz. Buranın gençleri arasında çok popülermiş. Gerçekten içeri girdiğimizde İspanyol gençlerin doldurduğu, kendine has ve salaş denebilecek bir dekorasyona sahip bir mekan buluyorum. Daha içeri girerken farkettiğiniz garip koku tüm mekana hakim. Serdar da uyarıyor tabi, kokuya alışabilirsen seversin burayı diye. Çok eski bir bina belli ki ve koku da yoğun nemden kaynaklanıyor aslında. Birkaç dakika içinde alışıyor ve farketmiyorsunuz bile artık. Mekanda bilardo, langırt ve dart gibi oyunlar var. Rock ekseninde güzel müzikler çalıyor ve fıçı birası da bayağı başarılı, daha ne olsun 🙂 L’Ovella Negra’da da birer bira içtikten sonra Serdar’ı daha fazla yormamak için akşamı sonlandırmaya karar veriyoruz, zira ertesi sabah erken kalkması gerekiyormuş.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Metroda 2 durak giderek Ciutadella-Vila Olímpica durağında iniyoruz. Hazır adı geçmişken olimpiyatlardan bahsedeyim. 1992 Olimpiyatları Barcelona’da yapılıyor ve bugünkü geniş metro ağının büyük kısmı bu sırada inşa ediliyor, şehrin altyapısı ciddi oranda gelişiyor. Olimpiyatların en çok değiştirdiği ve geliştirdiği şehrin Barselona olduğu söyleniyor. Şehirleşmeye, hayat kalitesinin artmasına ve dünyada daha çok tanınan bir şehir olmasına büyük katkı sağlıyor. Mesela bu indiğimiz durağın adı Olimpiyat Köyü, sahile çok yakın. 1992 öncesinde ise Barselona şehrinin denizle neredeyse bağı yok, bu bölge evsizlerin, çingenelerin ve kaçak göçmenlerin doluştuğu çadırlarla dolu sadece. Olimpiyatlarla birlikte geçirilen dönüşüm sonrasında ise şimdi şehrin en lüks eğlence mekanlarının, alışveriş merkezlerinin ve bir yat limanının bulunduğu çok şık bir bölge haline gelmiş.

Bu bölgede arkadaşlarıyla kalan Serdar’dan ayrıldıktan sonra bizimkilerle buluşmak üzere W Hotel’e gidiyorum. Ancak içerisi çok kalabalık. Bizimkileri bulduğum sırada onların da kalkmaya niyetli olduğunu öğreniyorum. Başka bir yere geçmek üzere çıkıyoruz. Önce Plaça Reial’de bulunan Jamboree isimli mekana gidiyoruz. Saat 00:00’ye yaklaşıyor fakat sanırız burası için fazla erken bir saat, içerisi bomboş. İki arkadaşımızı burada bırakarak Shoko isimli bir mekana yöneliyoruz. Ve tabi ki önceki iki akşamda olduğu gibi yine CDLC ve Opium’un bulunduğu aynı bölgedeyiz. Buradaki mekanları sıradan tamamlamış olduk sanırım 🙂 Shoko, daha önce bulunduğumuz mekanların aksine daha fazla gencin bulunduğu bir eğlence kulübü. Gece geç saate kadar burada takılıp Barselona’daki son akşamımızı sonladırıyoruz.  

 

4 Aralık Perşembe

Etkinliğin son günü bu sefer elimde bavul olduğu için taksiyle geçiyorum Fira Gran Via’ya. Bavulumu vestiyere bıraktıktan sonra birkaç oturuma daha katılıp HP Discover 2014 maceramı bitiriyorum. Bu bölge biraz şehir dışında, dolayısıyla uçuşa kadar olan zamanımı değerlendirebileceğim bir fırsat bulamıyorum ve shuttle otobüslerden birine atlayarak erkenden havaalanına geçiyorum. El Prat büyük bir havaalanı. Duty Free ve birçok markanın mağazasının bulunduğu alışveriş bölgesi de aynı oranda büyük, zaman geçirmek zor olmuyor. 18:00’e doğru dönüş uçağıma binip, Duygu’suz geldiğim ve yalnız gezmek zorunda kaldığım Barc-alone’dan ayrılıp evime, Duygu’ma dönüyorum 🙂

 

 

 

 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.