© 2011 Duygu. All rights reserved.

Doğayla dans, Atlas fotoğrafçılığı 101.


9- 10 Temmuz 2011.
Sakarya Deltası.

Uzun bir fotoğraf sessizliği vardı epeydir. Şimdi tekrar yollardayım. Bu seferlik tek başıma. Garanti Fotoğraf Kulübü‘nün İstanbul çevresi yerler için yeni bir projesi var. Arabada 13 amatör bankacı- fotoğrafçı ve proje danışmanımız Cüneyt Oğuztüzün ile birlikte ilk hedefimiz Poyraz Gölü.

Sakarya Deltası gezimiz 2 gün sürecek. Bu bölgede bulunan gölleri ve coğrafyayı keşfedeceğiz. Kendi adıma değişik bir ekipman birleşimiyle geldim. 400D body’m, 10-22 geniş açı ve 50mm prime lensimle birlikte Koray’ın yokluğunda onun 17-40L ve 70-200L serisi güzel lenslerinden de faydalanacağım 🙂

Poyraz Gölü, yemyeşil doğası, sazlıkları ve piknik masalarıyla çok şirin bir mesire yeri. Ama bugün bizi bekleyen başka bir süpriz var: Türkiye Kano Şampiyonası. Türkiye’nin dört bir yanından gelen kulüpler, öğrenciler, rengarenk kanolar ellerine oradan oraya koşturuyorlar.. Göl üzerinde ardı ardına yarışlar start alıyor. Giriş noktamız bitiş çizgisi ve ışık ters. Katılımcı kulüplerin yöneticilerinden, başlangıç çizgisinde sporcular arasındaki mücadeleyi daha yakından izleyebileceğimizi öğreniyoruz. Başlangıç noktası hem gerisindeki nilüferler, hem de resim gibi bir arkaplanla sporcuları bir arada yakalama fırsatını sunuyor bize. Bir kaç yarış boyunca, gönlümüzdeki kareleri yakalayıncaya kadar orada kalıyoruz.  Arada yemek molası verip finalleri de çekerek içimize sinen bir maratonun ardından Küçük Ak Göl‘e yollanıyoruz.

Türkiye Kano Şampiyonası

Küçük Ak Göl’de umduğumuzu çok bulamıyoruz. Mesire yeri olarak da kullanıldığı belli olan göl kenarında çok fazla çöp var, su pis. Kurbağalar ve sazlıklarla biraz oyalanıp çıkıyoruz.

Büyük Ak Göl, Sapanca Gölü’nden sonra bölgenin 2. büyük gölü. Durakladığımız kıyının karşı kıyısında kanalla gölden su aktarılıp tarlalar sulanıyormuş. 5 senede göl onlarca metre çekilmiş. Bölge sakinleri 10-20 sene sonra gölün bataklığa döneceğinden endişeliler. Kıyıdan seyredince göl çok büyük ama kıyının suya doğru ilerler gibi gözüktüğü bir yeşillik. Yurtdışında turistik amaçla değerlendirilen bu doğal güzelliklerin bizim ülkemizde kurumaya yüz tutuşuna şahit olmak üzücü.

Büyük Ak Göl

Büyük Ak Göl’den sonra Karasu‘dan geçerek Sakarya Nehri‘nin denize döküldüğü yerde köprünün üzerinden nehrin iki yakasını fotoğraflıyoruz. Mavi denizle birleşen çamur renginde su, maviyi de bozmamak için isteksizmiş gibi …

Sakarya nehrinin denizle buluşması

Sonraki durak Acarlar Löngözü. Löngöz, su basan yerlere verilen admış. Burada kocaman bir ormandan söz ediliyor, nehir, göle dönüşen..   Bizi önümüzdeki 2 gün içerisinde nasıl bir fotoğraf maratonunun, nasıl bir doğanın beklediğinden habersiz rehber Yılmaz’la tanışıyoruz. “Kızlar nassınızzz?” diyor ve başlıyor anlatmaya: Acarlar’ın özelliği tek parça olması ve burada 2300 civarında türün barınması. Su bitkileri, nilüferler, su yılanları, yaban ördekleri, kurbağalar… Tam anlamıyla bir doğa fotoğrafçılığı deneyimi yaşatacak burası bize. Nilüferleri çekmeye geldik diyoruz fakat geç kalmışız. Sabah 9.00 – öğlen 3.00 mesaisi yaparmış nilüferler. Ertesi sabah tekrar geleceğiz. Bugünlük Löngöz’ün yanına paralel olarak yapılmış olan 650 metrelik iskelede keşif yürüyüşüne çıkıyoruz. Nehri, nilüferleri, su yılanlarını izliyoruz, nasıl davrandıklarını beynimize yazmaya çalışıyoruz. Kafamızdan çeşitli kompozisyon kurguları geçmeye başlıyor bile…

Mavi Yusufçuk

Buradan çıkışta herkeste bir an önce otele gidip dinlenme isteği var. Carpe Diem Diamond Otel‘e saat 20.00’yi geçerek giriyoruz. Check-in’imiz problemli oluyor. Yukarı çıktığımızda odalarımızın hazırlanmamış olduklarını görüyoruz. Otel yönetimiyle yaşadığımız gerginliğin ardından bize havuzbaşında bir masa hazırlıyorlar. Yemek ve sonrasında pek çok ikramla gönlümüzü alıyorlar. Döndüğümüzde odalarımız pırıl pırıl.. Yaşadığımız bu problemi hızlı bir şekilde çözdükleri için kendilerine teşekkür ederiz.. Havuzbaşında dinlediğimiz canlı gitar performansına da ayrıca hayran kalarak güzel türküler, klasikleşmiş şarkılar eşliğinde meyve tabağımızı silip süpürüyoruz..

Acarlar Longozu

Biraz sivrisinekli , biraz yorgunluktan bayıla yazdığımız gecenin ardından, sıkı bir kahvaltı sonrası hedefimiz tekrar Acarlar. Kimileri motor turu, kimileri deniz bisikletine atlarken, ben yine öncelikle iskelede kalıyorum. Motorun geri dönmesinden sonra verimli geçtiği izlenimini edinirsem motorla, değilse bisikletle göle açılmayı planlıyorum. Emine ile beraberiz. Dün su yılanlarının peşinden saatlerce koştuktan sonra bile dili dışarıda bir yılan fotoğrafı çekememiş olmanın vermiş olduğu azimle başlıyoruz gözümüzle nilüferlerin arasında yılanları aramaya. Cüneyt Hoca’nın sabah söylediği sözler ise kulağımda çınlıyor: ” Şu yılanları balık yerken bir yakalasak var yaa!”..

Yılan dansı

İnceliğinden genç olduğunu tahmin ettiğimiz sevgili yılancık bakıyoruz ki sürekli dili dışarıda tıslayarak suya bakınıyor. Alarm durumu! Telefoto hazırlansın ve her an tetikte beklensin!. Dünkü hüznün üzerine yılancık nilüfer yaprakları arasında süzülüp dururken müthiş tıslama pozları veriyor bize. Ama yetmez, süpriz bekliyoruz kendisinden bu kadar sabretmenin üzerine! O da neee! Avını buldu! Çok ani bir hareketle kafasını suya sokuyor, ben çığlık çığlığa bağırıyorum ve deklanşöre basmaya başlıyorum. Sonradan gördüğüm kadarıyla arada heyecanla hedefi bile görmeden çektiğim boş kareler mevcut 🙂 Ardından hemen toparlamışım ama. Balık büyük, ve bize 3-4 hamlede yılanın ince uzun midesine inmeden önce enfes bir poz çıkartıyor bu sabah kahvaltısı. O andan itibaren daha sonra tüm gruba yayacağımız duama başlıyorum: “Fotoğraflar inşallah yeterince nettir!”

Kahvaltıda balık

Gölden dönenlerin yorumlarından sonra kararımız deniz bisikletine binmek. Burak motor turuyla keşfettiği köşelerine kadar götürüyor Emine’yle beni gölün. Dizlere ve bacaklara kuvvet ileri geri dolaşıyoruz nilüferlerin arasında. Yemyeşil kurbağalardan çiftleşen yusufçuklara kadar tam bir Atlas Fotoğrafçılığı 101 dersi oluyor bizim için.  Ben ki insanları, yaşamı içinde kendimi bularak fotoğraflamayı severim, bu doğayla başbaşalıktan apayrı bir zevk alıyorum fotoğraflarımla. Nehirde pedal çevirirken yanımdan süzülerek geçen su yılanına çok hayranlıkla bakamasam da kendimi güvende hissettiğim sürece bu cömert gölün bize sunduğu enfes görüntülerin tadını çıkartmaya bakıyorum.

Nilüferler

 

Kurbağa bulucu

Acarlar’da öğle yemeğinin ardından Yücel Bey’in çiftliğine uğruyoruz. 600 dönüm arazisiyle, löngözün öbür yakasına girişi de içine alan bir çiftlik burası. Yücel Bey’in 20 yıllık emeği ile bataklıkları kurutulmuş, ekilmiş, biçilmiş, göz nuru gibi bakılmış. Kendisi bize bizzat eşlik ederek neşeli hikayeleriyle günümüze renk katıyor. Çiftlikten sonra çevredeki harım göllerini gezerken de bize eşlik ediyor. Nilüferlerle kaplı küçük su havuzları aslında bunlar. Yürürken incecik deniz kumu üzerindeyiz. Bu bölgede kum kıyıdan 2km kadar içeri uzanıyor. Çalılıklar, yabani otlar arasında doğal kekik tarlaları oluşturmuş. Biz yürüdükçe mis gibi kekik kokusu sarıyor havayı. Nilüferlerin bu göllerde mesaileri biraz daha uzun. Ve göllerin üzeri tamamiyle nilüfer yapraklarıyla kaplı. Fakat hava kararmaya yüz tuttuğundan umduğumuz kadar verimli geçmiyor bu çevre göller. Ya da Acarlar’ın cömertliğinin ardından, standartlarımız oldukça yükselmiş durumda 🙂

Harım Gölleri

Pazar akşamı Sakarya deltasının bu kadar yakınımızdaki  zengin ve verimli toprakları ile tanışmış olmanın verdiği yorgunlukla İstanbul’a dönüşümüz geç saatlerde oluyor. Ben projeye sonradan dahil olmuş olsam da artık tam anlamıyla motive olduğumdan eminim.

 

Fotoğrafların devamı için Flickr sayfamı ziyaret edebilirsiniz..

http://www.flickr.com/photos/duyguinanc/

2 Comments

  1. Pretty nice post. I just stumbled upon your blog and wished to say that I have really enjoyed browsing your blog posts. After all I?ll be subscribing to your rss feed and I hope you write again soon!

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

This site is protected by reCAPTCHA and the Google Privacy Policy and Terms of Service apply.