© 2012 Duygu. All rights reserved.

Londra ayaklarımın altında…


19-21 Mayıs 2012.
Londra.

19 Mayıs Cumartesi

Londra‘ya gidişim 1 hafta kala vizemin çıkmasıyla kesinleştiğinde içimi bir heyecan – nostalji duygusu sardı. 98 yılında dil okulu için 16 yaşımda 1 ay geçirdiğim Londra’nın o zaman hakkını verememiş olmak hep içimdedir. Çok kafa dengi de olsa öğretmen kontrolünde bir öğrenci grubu, anne babası olmadan ilk defa evlerinden ayrılmış bir sürü şaşkın çocuk!

O zamanki aklımla bile “Bir fotoğraf makinam olsaydı!” dediğimi hatırlarım hep. Londra’ya gitmek, o güzel mimarinin sardığı sokaklarda yürüyerek şehrin tadına varmak… İşte bu heyecanın etkisiyle Salı-Çarşamba yapılacak ATMIA konferansı için bir gün de izin kullanarak Cumartesi-Pazar-Pazartesi günlerimi Londra’ya ayırabilirim!

İşte, Cumartesi 7.55 uçağıyla Londra’ya doğru yola çıkıyorum. Yanımda konferansa birlikte katılacağım arkadaşım Arev var. O da benzer şekilde kardeşi ve arkadaşıyla bir kaç gün geçirecek.

3 saat 15 dakikalık uçuşla Londra Heathrow Havaalanı’na inmemize rağmen Virgin Airlines’ın yerimizi işgal etmesi nedeniyle gecikmeli olarak terminale giriş yapıyoruz. London Tube ile şehir merkezine doğru yola çıkıyoruz. Earl’s Court istasyonunda Arev’e hoşçakal deyip District Line’a geçiyor ve otelime yönleniyorum. Earl’s Court tam bir Harry Potter istasyonu! Tuğla duvarlar, büyük ve bir sürü platform! District Line ile Bayswater’a geçiyor ve gün yüzüne çıkıyorum. Bayswater Londra’yla ilk temas için kesinlikle doğru bir nokta. Şirin ve turistik bir sokak. Az bir yürüyüş ile biraz da sorarak Princess Square‘i ve Pembridge Otel‘i buluyorum. Princess Square tam bir oteller bölgesi. Büyük bir blok halinde, caddeyi kaplayan büyük binaların içerisinde bir kaç otel girişi birden var! Kendisi gibi turistler bölgesinde olmak insanı rahatlatıyor 🙂

Prince?s Square

Otele giriyorum, checkinde hiç bir sorun çıkmıyor. İlk Hotels.com deneyimim gayet başarılı. Odama çıkıyorum. Ufacık ama yeterince temiz ve şirin 🙂 ama kesinlikle 2 gecesine ödenen 400 TL’lik değil o ayrı. Lokasyon avantajı ve güvenli bir bölgede olması için burayı seçtiğimi düşünerek değebilir 2 günün sonunda.

Odada biraz toparlanıp ekipmanlarımla birlikte sokağa atıyorum adımımı… Anayola kadar yürüyorum. Tam da nereye gideceğim yok aklımda. İlk amacım getirmeyi unuttuğum şampuan ve Lyca mobile kontörü bulmak. Ana cadde üzerinde dükkanları gezerek işlerimi hallediyorum. Yürümek hoşuma gidiyor. En kötü ihtimalle bir metro girişi buluncaya kadar yürümeye karar veriyorum. Yürürken tertemiz sokaklar, caddeler… Bulutlu Londra’nın pastel renkleri arasında canlı trafik ışıkları, çiçekler, levhalar ve tabi ki kırmızı otobüsler, o kadar bütünleyici bir tezat içerisindeler ki.. Bu şehirde havanın sürekli kapalı olmasına hayatı renklendirerek direniyor olmalılar.

girişi böyle bir evde oturmak istiyorum bir gün...

Hyde Park levhasını görünce bugünkü planımın başlangıcı belli oluyor. HYDE PARK 🙂 Karşıma çıkan ilk giriş olan Lancaster Gate’den Kensington Gardens’a giriş yapıyorum. Muazzam bir alana yayılmış, hem turistik hem de şehirde yaşayan insanları mutlu ettiği her halinden belli. Parkın içerisinde yol ayrımlarına yerleştirilmiş heykel ve anıtları fotoğraflayarak ilerliyorum. Bebek arabasını, çocukları, köpeklerini gezdirenler.. Çoluk çocuk top oynayanlar, spor yapanlar… Londra halkı Hyde Park’ta iken yüzleri hep gülüyor sanki. Parkın tam ortasından karşı kıyısına kadar yürüyüp Albert Hall‘a ulaşıyorum. Otelden çıkarken aldığım turist haritası muhteşem bir başvuru kaynağı olduğunu burada ispatlıyor. Albert Memorial heykeli altın dökümlü işlemeleri, detaylarıyla göz alıcı. Pek çok açıdan fotoğraflamak keyifli. Memorial önünde ise sokak hokeycilerini izlerken bir süre oturup dinleniyorum. Park çok büyük, boydan boya geçmek yorucu. Turist rehberini incelemeye burada fırsat buluyorum. En az bir akşam yemeğimi Hard Rock Cafe‘de yemek istediğim için, çok da uzakta olmadığını farkederek yola koyuluyorum. Yol üzerinde Harrods da var. Orayı da bugün aradan çıkarmış olacağım. Çünkü tek amacım o muhteşem binanın fotoğrafları!

Hyde Park

Kensington Road üzerinde yürüyerek ilerliyorum. Brampton Road ayrımında Harrods uzaktan gözüküyor. Bu bölge oldukça lüks mağazaların olduğu, kalabalık ve yine güzel binalarla dolu bir yer. Harrods’ı fotoğrafladıktan sonra akşam yemeği saatinin yaklaştığını farkederek yine yola koyuluyorum.

Harrods

Veee Hard Rock Cafe London! İçeri girerken önümdeki çifte 40 dakika bekleme süresi verdiklerinde gözüm korktu fakat tek başıma olduğum için birden içeri alınınca sevindim. Mutfak önündeki barda oturuyor olsam da yorgunlukla beklemek zor olacaktı. Londra‘daki mekanların hepsi böyle midir bilmiyorum ama bugün girdiğim her yerde restoran, dükkan vb. farketmeden çalışanlar sizin için oradalarmış gibi hissettirmekte çok iyiler! Herkes çok kibar, gözlerinize bakıyor ve gülümseyerek “bugün nasılsınız?” diye başlıyorlar sizinle konuşmaya. Kişiye özel servis alıyor gibi hissediyorsunuz. Hard Rock Cafe‘de çalışan garsonlar da bunun en üst noktasında. “Size hemen yardımcı olacağız” diyerek beni yerime oturtan ve menüyü bırakan güler yüzlü kızdan sonra barın arka tarafından yaklaşan bir diğeri “karar verebildiniz mi?” diye sordu. Verebildiğim tek karar hazırlıklı geldiğim Hurricane Keeper bardakta bir kokteyl! Cosmopolitan’ı yalnızca martini bardağında verdiklerini öğrendikten sonra oyumu “good old fashined mojito”dan yana kullanıyorum. Yanında da 8 oz. Sirloin Steak. Seçimimin “perfect” olduğunu belirterek masaya rock shop broşürünü bırakarak ayrılıyor garson yanımdan. Fonda Foo Fighters çalıyor, önümden harika kokan yemekler gelip geçiyor, arkadaşlarıyla güle oynaya sohbet eden pek çok masa, bir kızı masaya çıkartıp “herkesin dikkatine, bugün Julie’nin doğumgünü, haydi hep beraber kutlayalımm!” diyor birisi ve hep beraber “Happy birthday Julieeee!” diyoruz. Yemeğim geliyor bu sırada, bir çatal alıp bir yudum da mojito alıyorum. Mutluyum 🙂 Bir de sevgilimin sesini duyuyorum arayıp, resim tamamdır 🙂 Beni buraya oturtan garson gelip fotoğraf makinamla ilgili muhabbet etmeye başlıyor onun da 500D’si varmış. Biraz konuşup, afiyet olsun diyip gidiyor. Bu rahatlıklarını ve sıcak yaklaşımını sevdim İngilizlerin. Bir de soğuk diyorlar! Bugün Albert heykelinde de bir adam yanıma gelip sadece 70-200 lens muhabbeti yapıp gitmişti. İstanbul gibi insanların birbirine endişe ve önyargıyla yaklaştıkları bir şehirden sonra bu yaklaşım şaşırtıyor beni. Yemeğimi bitirip, Rock Shop‘tan bardağımı, anahtarlık ve magnet alıp otele dönüşe geçiyorum. Artık metroyu kullanma zamanı! Haftalık Oyster Card‘ımı alarak aşağıya iniyorum. Otel durağım Bayswater‘a ulaşmadan önce Nothing Hill‘de inmeye karar veriyorum. Fakat yukarı çıkıp yürümeye başlayınca hayal kırıklığı, saat 20.00 ve her yer birer birer kapanıyor. Porte Bello‘ya doğru da şansımı deniyorum ama malesef in cin top oynuyor. Bayswater‘a kadar yürüyorum… Bu yorucu günün ardından benim bile sığmakta zorlandığım kabinde duşumu alarak derin bir uykuya dalıyorum.

Hard Rock Cafe Sirloin Steak

Hard Rock Cafe'de Mojito

 

20 Mayıs Pazar

7.45 alarmı ile uyanış. Otelin kahvaltısı vasat. İngilizin çayı meşhur kahvaltıda mis gibi çay içeceğim derken sallama paketleri ve sıcak suyu görmek hayalkırıklığı. Zaten kaşar peynirinden başka peynir de bilmiyorlar.. Karın doyurma amaçlı kaşar-domates-salatalık-kızarmış ekmekten sonra odadan eşyalarımı alarak Madame Tussauds‘a doğru yola koyuluyorum. Müze 9.30’da açılıyor. 9.20’de oradayım. Bilet satışta 45 dakika kuyruk bekleyerek 10.00 gibi tura başlıyorum.

beat it!

Bazı mumyalar aslının kopyası gibiyken Angelina Jolie ve bir kaç isim daha çok çok başarısız. Ama müze turu oda oda, konu konu ayrıldığı için yeterince etkileyici. Ünlü portreleri çekmek de ayrı keyifli. Arada çevredeki insanlara iphone’umu uzatıp Michael Jackson, Leonardo di Caprio, Atatürk, Tom Cruise’la ben de fotoğraf çektirmeden geçmiyorum tabi ki 🙂

Avengers haftasında burada da 4D bir Avengers gösterisi var. Gerçi konusu çok zorlama ama yine de etkileşimli koltuklar epeyce gerginlik yaratıyor.

Madame Tussauds binası dışarıdan da çok güzel bir kubbeye sahip. Fakat olimpiyatlar öncesi şehirdeki pek çok bina gibi burası da tadilatta. İskeleli bir bina fotoğrafını daha portfolyoma ekliyorum. Müzenin etrafındaki hediye dükkanları bu ana kadar gördüğüm en iyileri. Magnetler, çay bardakları, saatler, tshirtler.. Bol bayraklı, Londra kokan bir sürü hediyelik.

Bir danışma noktasına Primrose Hill‘i soruyorum. Regent’s Park‘tan yürüyerek geçip gidebilirsin diyor. Parkın içinde Queen’s Garden‘ı dolaşarak ilerliyorum. Her yol ayrımında ‘You are Here!’ levhalı haritalar var allahtan. Yine de epeyce bir yürüyüş gerektiriyor parkı boydan boya geçmek. Son haritada anlıyorum ki Primrose Hill en az bu kadarlık daha yürüyüş demek. İlk otobüs macerama atılmaya karar veriyorum. Sonuç başarılı 🙂

Ufak bir tepecik Primrose. Yeryüzünün dikey olmasına alışkın olmayan Londralıların biraz abartısıyla karşı karşıyayım. Güzel bir şehir silüeti beklerken bir sürü restorasyon iskeleli binanın görüntüsüyle karşılaşıyorum. Buraya gelmek için harcadığım enerji ve zamanın karşılığında umduğum manzarayı bulamadığıma hayıflanıyorum. Daha fazla vakit kaybetmeden Piccadily‘e ulaşmalıyım! Yine otobüs ve metroyla Piccadily meydanına tam da büyük ekranların önünden çıkıyorum. Yorgunluktan sevinebildiğim kadarıyla 🙂 PiccadilyTrafalgar Square ve Covent Garden bugünün kalanında hakkını vermem gereken yerler.

Primrose Hill bahçesi manzarasından daha güzel..

Piccadily Circus‘ın yarısı gift shop’lardan, diğer yarısı da restoranlardan oluşuyor. Dört bir tarafını dolaşıp Trafalgar’a doğru yönleniyorum. Askeri abideler ve heykeller arasından ilerleyerek Trafalgar‘a çıkıyorum. Bu turistik ama ciddi meydan ve devasa anıtla National Gallery arasında belki yüzlerce insan var.

Buradan itibaren elimdeki turist haritası yanıltıcı olmaya başlıyor. Birbirine çok yakın TrafalgarLeicesterCovent üçgenini tam olarak buradan referans alamıyorum. Kalabalığın akışına bırakıyorum kendimi. Leicester Square bence biraz Taksim gibi. Restoranlar, mağazalar, pub’lar arasında fotoğraf çeke çeke ilerliyorum. Ve tam karşımda! Karşı konulması zor bir yer, kat kat bir M&M Store! Tabi ki sokaktaki hiç bir mağazanın olmadığı kadar kalabalık! Markalı ürünlerin yanı sıra tam bir şekerleme cenneti burası. Uzun bir turun ardından irademi zorlayarak bitirdiğim alışveriş sonrası mağazadan çıkmayı başarıyorum. İnanılmaz yorgunum. Covent Garden‘a geçip önce yemek yiyip biraz dinleneyim, sonra da dolaşıp otele döneyim en iyisi..

M&M cenneti!

Covent Garden‘a varıyorum, ama öyle yorgunum ki.. Girişte sokak göstericilerini izliyorum. 2 kardeş, 2 masa üstüste dururken üzerinde tahta bloklarla amuda kalkmaya çalışacak. Muhabbeti uzata uzata, tereddüt edermiş gibi yapa yapa neredeyse 20 dakikalık bir final yapıyorlar. Gösteri bittiğinde yorgunluktan düşmek üzereyim. Sırtımdaki ağırlık, sürüklenen ayaklarım ve aç karnımla daha Covent Garden‘ı dolaşamadan gördüğüm ilk pub’a giriyorum. Menüde çok fazla seçenek yok. Guiness’in yanında iyi gideceğini düşündüğüm bir burger söylüyorum. 60 oz. köfte, bacon & cheese. Gayet lezzetli. Fakat burgerden ziyade “chips” gerçekten “best chips ever” olabilir. Ev patatesi mis gibi kızarmış ve lezzetli. Kocaman burgeri bitiremesem de patatesleri bırakmıyorum. Bu sırada Arev’le haberleşiyoruz. O geldiğinde bardan dışarı çıktığımda görüyorum ki tezgahlar toplanıyor! Hemen hızlı bir turla pazarı geziyoruz. Ben’s Cookies buranın meşhur cookie dükkanı fakat hiç cookie kalmamış!.

Covent Garden

Covent Garden‘ın akşam erken saatte kapandığını, daha erken gün içinde gidilmesi gerektiğini öğreniyoruz böylece. Leicester‘a doğru yürüyerek bir köşe pub’ına oturup birer Guiness daha içiyoruz. Akşam olunca artan soğuğun da etkisiyle otellerimize dağılıyoruz.

Odama geldiğimde saat 21.30 olmuş bile. Ertesi gün erken kalkabilmek için hemen yatış. Ama önce şarj sorunumuzu halledelim. Pembridge Palace otelde priz çeviriciler 1 pound’a kiralanıyor. Önceki gün bir tanesi yetmediği için bugün bir tane daha istiyorum..
21 Mayıs Pazartesi

Pazartesi sabahı 7.30’a kurduğum saat çalmadan 10 dakika önce uyanıyorum. Yeterince dinlenmiş olmalıyım. Kahvaltı sonrası, şu ana kadar aldığım herşeyi bavula sığdırma operasyonu! M&M’ler, çaylar… Çaylar sığmıyor nitekim. Onları ayrıca torbalıyorum. Checkout yaparak yeni otelime doğru yönleniyorum.

Best Western Deluxe HotelPaddington istasyonunun arka sokağında. Bayswater’dan daha da merkezi yeni bir oteller bölgesi daha. Girişte süper sempatik görevli bana gün içerisinde kıymetini daha da anlayacağım yönlendirmeler yapıyor. %20 indirim haritası bunlardan en önemlisi. Otelde free wi-fi var, bavullarımı içeri alıyorlar checkin yapamasam da..  Yine onun yönlendirmesiyle Westminster‘e doğru metroya biniyorum. Beni çocukluğumda çok etkileyen o anı bir kez daha yaşıyorum. Westminster’da metrodan dışarı çıktığınız anda karşınızda koca Big Ben‘i görürsünüz. (“Kule değil, içerisindeki zil Big Ben!”). Kafanızı yukarıya doğru kaldırıp onun ihtişamı karşısında ufacık kalırsınız..

Westminster metro çıkışı

 

Köprü üzerinde sağda Big Ben ve Houses of Parliement, solda London Eye‘ı fotoğraflaya fotoğraflaya bir yarım saat geçirip London Eye‘a ulaşıyorum.

Houses of Parliament

Maddame Tussauds, London Eye ve Sea Life‘tan herhangi birisine gidildiğinde diğerleri için de indirimli kombine bilet almak mümkün. Ben de London Eye biletimi dün Madam Tussauds‘dan almıştım. 40D’ye tele lensi takıp iphone’u da geniş açı için kullanacağım. Başlangıçta oldukça iyi bir karar oluyor. Fakat en tepeden Houses of Parliement‘i tam kadraja alamayınca hemen 17-40 lensi takıyorum. London Eye gerçekten inanılmaz bir deneyim. Tüm Londra‘yı ayaklar altına seriyor. Fotoğraf için ise apayrı bir keyif. London Eye‘ı fotoğraflamak bambaşka. Londra’nın mavi saatine güvensem akşam bir daha geleceğim ama hiç ümidim yok. Yine de elimdekilerle yetinerek turu tamamlıyorum. Çıkışta 4D experience yine gereksiz ve zorlama. Köprüden tekrar Westminster’a geçiyorum. Nehir turu yapmanın zamanı geldi! Yarım saatlik tur (elimdeki Oyster Card’la indirimli olarak 8 pound) beni Tower Bridge altında bırakacak.

London Eye

İndirimli harita ile 6,5 pound’a girdiğim Tower Bridge dışarıdan mavi restorasyonu ve yüksekliği ile sevimli olsa da içindeki müze oldukça sıkıcı. İki kuleyi birleştiren kuzey ve güney koridorlarının içerisinde dünya köprüleri ve olimpiyat şehirleri sergileri var. Camlardan manzara görebilmek veya fotoğraf çekebilmek ise çok zor.

Tower Bridge

Tam köprünün kuzey ayaklarında olan Tower of London‘a girmiyorum. Burası tarihi bir kale. Dışarıdan fotoğraflamakla yetiniyorum. Çıkışta arka sokağa doğru biraz ilerliyorum etrafta neler olduğunu görmek için. İşyerleri arasında kendisini kurtarmış şirin bir sokağa geliyorum. 2 yanda cafe ve restoranlar yakın bölgedeki metropol çalışanları için buradalar belli ki.

Teapod, dışı yemyeşil ve içi rengarenk ortamıyla beni adeta kendine çekiyor. Demli çay ve bedava wi-fi. Daha ne isterim ki! Londra’da genel olarak wi-fi sektörü ön ödemeli bir yapıda kurulmuş. Oturduğunuz herhangi bir cafe veya restoranda 10-15 tane wi-fi çekiyor fakat hepsinin giriş için şifre zorunluluğu var. Mekan anlaşmalı ise kasada sorarsanız size geçici bir şifre veriyorlar. Bizdeki gibi kendi limitsiz ADSL aboneliğini açan restoranlar yok. Sanırım limitsiz abonelik pek yaygın değil.

Teapod


Teapod
beni hem keyiflendirip hem dinlendirdikten sonra Tower Bridge’e geri dönüyorum. Biraz güney kısma bakarak karşıya geçeceğim.

güney kıyının arka sokakları

Nehrin güney yakası kuzeyin aksine modern plazalarla çevrili. London Eye ve nehir turundan görebildiğim kadarıyla Shell, IBM, Financial Times bu plazalardan yalnızca birkaçı.

Öğleden sonramı geçirmek için tekrar kuzeye, dün yeterince gezemediğim Covent Garden‘a dönmeye karar veriyorum. Canlı haliyle ve ben daha az yorgunken geri dönmüş olduğuma sevinerek içinde ve etrafına yayılmış sokaklarda dolaşıyorum. Ben’s Cookies gerçekten övdükleri kadar varmış! Sokaklar mağazalar ve pub’larla dolu. Eski bir binayı çekerken kareye giren modern mağazalar, sokaklarda içiçe geçmiş tarih ve modernite gerçekten etkileyici.

Covent Garden

Covent GardenLeicester Piccadily‘i yürüyerek geçip Piccadily‘deki “Kahve Dünyası”ndan metroya giriyorum. Biraz da yeni mahallemde dolaşayım 🙂  Paddington’a ulaşınca ilk amacım karnımı toyurmak. Yine bir Taylor Walker üyesi pub’a girip klasik bir İngiliz menüsü seçiyorum: “Fish & Chips & Guiness” 🙂

.

Kısmen daha sakin bu akşamımı otele dönüp yerleşerek tamamlıyorum. Banyosu daha rahat olan odam toplam alanda daha küçük yer kaplıyor. Yine erkenden yatıyorum, yarından itibaren Londra’ya geliş amacım olan ATMIA‘in düzenlediği, Avrupa ATM’leri konferansına katılacağım. Londra’yı köşe bucak yürüdükten sonra biraz da işe odaklanalım 🙂

One Comment

  1. Emek Üşenmez

    merhaba oldukça güzel anlatmışsınız, sağolun
    ben de Londraya gideceğim 6 aylığına

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

This site is protected by reCAPTCHA and the Google Privacy Policy and Terms of Service apply.