© 2019 Koray. All rights reserved.

MilanO Italiano


15 – 17 Kasım 2019, Milano, İtalya.

Yolculuğumuza 14 Kasım Perşembe akşamı başlıyoruz. Bu tatili planlarken yaptığımız inanılmaz bir şaşkınlık var, o da 15 Kasım Cuma’yı tatil zannetmiş olmak. Meğer sadece okullara ve resmi dairelereymiş, bize değil! Otel ve uçağı satın almış olduğumuz için iptal edemiyoruz, mecburen izin kullanıyoruz. Uçuşlarımız da ayrı efsane. İlk defa kullandığımız Wizz Air’den gidiş-geliş 30 Euro’ya bilet alıyoruz! Sadece birimize 80’likten alıyoruz, o da valiz koyabilmek için 😉 Uçak da temiz ve rahat. Performans/fiyat oranı en yüksek uçuşumuz olabilir 🙂

21:00 gibi Malpensa Havaalanı‘na iniyoruz. Bavulu almamız falan kolay ve hızlı oluyor. 21:30‘daki Malpensa Express adlı treni yakalıyoruz. Yarım saatte bir var. Havaalanı merkeze çok uzak. Tren hızlı gitmesine ve sadece 4 durak yapmasına rağmen neredeyse 40 dakikada varabiliyor merkeze. Buradan Airbnb odamıza gidebilmek için ayrıca bir metro ve bir tramvaya daha binmemiz gerekiyor. Yani Milano‘da yolda harcadığımız vakit, uçuş süresini yakalıyor neredeyse 🙂

Tuttuğumuz oda Navigli isimli semtte. Binaya vardığımızda hava bayağı kararmış durumda. Karşımızda koca metruk bir bina var, bu nedir diyoruz. Sabah anlayacağız ki gayet de aktif bir ilkokulmuş. Bina o kadar eski ki, gecenin karanlığında boş ve yıkılmak üzere sanmıştık. Bizim bina da aslında çok farklı değil. Ertesi gün gezerken de gözlemleyeceğimiz üzere, Milano‘daki eski binalar genelde bakımsız kalmışlar.

Odamız geniş. Ancak nem ve küf kokuyor. Temizlik durumu da süper değil, ama idare ediyoruz. Zaten çok yorgunuz. Hemen sızmaca.

15 Kasım Cuma

Sabah 8:30‘ta kalkılıyor. Eda Hanım‘ın yavşaklığı sağolsun hazırlanıp çıkmamız neredeyse 10:00‘u buluyor. Hedef Piazza del Duomo!

Bu arada kahvaltıyı atlayıp erken saatte pizza yemek gibi bir abazalığımız var ama pizza mekanlarının 12:00‘den önce açılmadığını biraz geç farkettiğimiz için bayağı bir aç geziyoruz.
Milano Katedrali, yani Duomo Katedrali‘ni gezeceğiz. Normalde bilet sırası bile 1 saatten fazla sürermiş. Ama kış ve haftaiçi olması sayesinde biz böyle bir sıra beklemeden alabiliyoruz. 17 Euro’luk paketi alıyoruz. Kilise, kilisenin çatısı ve birkaç müze gezilebiliyor, çatıya da asansör ile çıkılabiliyor bu biletle. Önce çatıya çıkıyoruz. Gezmesi bayağı keyifli. Katedralin muhteşem taş ışçılığı eserlerini yakından görebiliyorsunuz. Şehir manzarası adına çok bir beklentiniz olmasın, en azından biz pek etkilenmedik.

Çatısından sonra katedralin içine giriyoruz. Burası İtalya’nın en büyük kadetralıymış (Vatikan’daki St. Peter’s Basilica sayılmıyor, çünkü orası Vatikan, yani başka ülke:) ). Ayrıca Avrupa’nın 3., dünyanın da en büyük 5.siymiş. 1386’da başlayan inşaatı neredeyse 6 yüzyıl sürmüş! Bitmek bilmeyen bir kilise. Son bir kapısı 1965’te tamamlanmış ve bu, katedralin yapımının bitim tarihi olarak tescillenmiş. Ancak bugün bile, hala traşlanmayı bekleyen bazı taş blokları binanın bazı yerlerinde beklemekteymiş. Katedralin belki de en gösterişli kısmı olan ön cephesi, 1800’lerin başlarında, o zaman İtalya’yı ele geçirmiş olan Napolyon Bonapart tarafından tamamlattırılıyor. Katedralin en tepesinde bulunan Madonnina heykeli, Milanolular tarafından hava durumu takibi amacıyla da kullanılıyormuş. Eğer bu heykel uzaktan görülebiliyorsa, o gün Milano’da güzel bir hava olduğu anlaşılırmış. Ama buranın havası genelde sisli ve puslu olduğu için, bu heykel de genelde o sisin altında kalırmış.

Kilisenin içi de bir hayli büyük. 4 sıra halinde kocaman sütunların böldüğü kocaman bir alan. İçerisi neredeyse 12.000 kişi alabiliyormuş! Heykelleri ve resimli cam işçilikleri muazzam. İçeride çok değerli sanat eserleri de var. Bunlardan en ünlüsü, 1562 tarihli Yüzülmüş Aziz Bartholomew (Saint Bartholomew Flayed) heykeli. Kendisi yüzülmüş derisini bir şal gibi omzundan atmış, vücudundaki kas ve damarları gururla sergiliyor 🙂

Olmazsa olmaz merkez kilise ziyaretimizden sonra boyu dağları aşmış olan açlığımızı yatıştırmak üzere kafaya koyduğumuz Pizza Am‘ın yolunu tutuyoruz. Milano‘daki en yüksek puanlı pizza mekanı. Küçük, şirin, samimi bir yer. Rezervasyon almıyor, o yüzden kapısında sıra var. Ama internetteki tüm yorumlar o sıranın beklenmeye değer olduğunu söylüyor, biz de bekliyoruz o yüzden, yarım saat kadar. Sıcakkanlı bir garson dışarıda sıra bekleyenlere arada bir prosecco servisi yapıyor, müesseseden 🙂 Muhteşem bir uygulama diye düşünüyoruz, sıra beklemek neredeyse keyifli hale geliyor. Sıranın daha da uzun olduğu zamanlarda minik pizza dilimleri ve minik kadehlerde bira ikramları da oluyormuş. Güzel buluş valla 🙂

Eda yolda uyumuştu zaten, dolayısıyla beklemek işimize de geliyor, masamıza geçerken uyanıyor, 1 saat uyudu, yeter 🙂 İçerisi rengarenk dekore edilmiş, çok eğlenceli, neredeyse çılgın bir çocuk odası gibi. Menüde 8 çeşit pizza var. Ama menü sadece İtalyanca. Genç garsonlardan biri bize İngilizce yardımcı olmaya çalışıyor ama seçimimizi ancak Pizza Am‘ın Instagram hesabındaki resimlere bakarak verebiliyoruz. Biri dışında hiçbir pizzada et yok nedense, bizim sipariş verdiklerimiz Speaciale Taka ve Caprese de öyle ama çok lezzetliler, gerçek İtalyan pizzası yemenin zevki bambaşka! 😀 Üstüne ev yapımı tiramisu ve ikram ettikleri limoncelloyu da içerek geç ama çok güzel olan bu öğlen yemeğimizi tamamlıyoruz. Bu arada mekan, Milano‘daki diğer birçok restoran gibi 14:30‘da fırınını söndürüp, son müşterisini (yani bugün bizi) uğurlayıp kapısını kapatıyor, sonra tekrar akşam 19:00‘da açıyor. Yemek planlarını buna göre yapmak şart 😉

Dolu mide, mutlu kafa ve biraz dinlenmiş bacaklarımızla Milano‘yu dolaşmaya devam ediyoruz. Tekrar merkeze dönüp bu sefer ünlü Galleria Vittorio Emanuelle II alışveriş merkezine gidiyoruz. İsmini birleşik İtalya Krallığı‘nın ilk kralından alan ve 1860‘li yıllarda inşaa edilen bu yapı, İtalya‘nın en eskisi, dünyanınsa en eskilerinden sayılan bir alışveriş merkezi. 4 katlı koca bir kompleks olan bu bina resmen bir sanat eseri. Demir iskeletli cam çatısı zamanının en ileri tekniklerinden biriymiş. Şu anda içinde üst sınıf mağazalar ve havalı gözüken restoranlar var. Ama insanlar daha çok yapının güzelliğini görmeye geliyor tabi, bizim gibi. Tam ortasında, yerde çok güzel bir mozaik işçiliği bulunuyor. Burada İtalya‘nın o zamanki en güçlü 3 şehrinin armaları var. Bu armalardan birinda bir boğa bulunuyor ve bu boğanın cinsel organı üzerinde topuğunuz üzerinde 3 kere dönerseniz dileğiniz kabul ediliyormuş. Anlaşılan buna inanan ve deneyen bir çok insan var, zira boğanın penis kısmı iyice aşınmış ve hatta oradaki mozaikler parçalanıp altındaki toprak ortaya çıkmış 🙂

Buradan çıktığımızda hava kararmış durumda, ama son bir durak olarak Piazza dei Mercanti, yani tüccarlar meydanına gidiyoruz. Zamanında bir ticaret merkezi olan bu alan şu anda güzel binaları için görmeye değer. Bizimse buraya uğramamız, Eda‘ya geç bir öğlen yemeği olarak McDonalds nuggets almamızı sağlıyor. İtalya‘da yemek için yapılan yüz kızartıcı bir seçim! Büyüyünce bize kızmasın ama, güzelim pizzadan yememe enayiğilini yapan bizzat kendisiydi, tarihe not düşelim 🙂

Buradan çıkarken gördüğümüz büfeden anı magnetimizi alıyor ve yemek yiyeceğimiz bölgeye, yani Navigli‘ye yöneliyoruz. Yemek saatimize biraz zamanımız var. Biz de birer aperatif için, şehrin hippi ortamına, yani bu semtteki kanal kenarına gidiyoruz. Burası Milano merkezden çok farklı gerçekten. Şehir merkezinin karmaşıklığı, gürültüsü vs. burada yok. Kanal kenarına dizilmiş evler, restoranlar, barlar ve genel olarak bir dinginlik, bir huzur hissi. Burada yaşanır bak, diyoruz.

Mag Cafe‘ye oturuyoruz. Kokteylleri ünlüymüş. Duygu‘num Gianni‘si hafif ve ekşili. Koray‘ın Sazerac Martini‘si ise konyak ve viskili çok dengeli bir kokteyl. Bu arada içkilerimizden önce standart bir aperitivo tabağı konuyor önümüze, peynirler, etler vs. Buralarda klasikmiş, insanlar yemek öncesi içki eşliğinde böyle atıştırmalık takılırlarmış. Sonrasında saat kaçta ve nasıl akşam yemeği yiyebiliyorlar aklımız almıyor pek 🙂

İçkilerimizi bitirip kalkıyoruz. Yemek rezervasyonumuz Langosteria Bistrot‘ta. 19:00‘da açılan restorana ilk giren müşteriyiz 🙂 Lokaller belli ki çok daha geç geliyorlar. İçerisi beklediğimizden daha lüks ve çalışanların ilgisi de üst düzeyde, aşırı kibarlar. Pek alışık değiliz 🙂 Burası bir deniz ürünleri restoranı. Kalitenin yüksek olduğunun farkındayız. Fiyatlar da biraz kabarık tabi. Ana yemek porsiyonlar 30 Euro‘dan başlıyor. Midyesinden, ıstakozuna deniz canlıları ve birçok çeşit taze balık mevcut. Duygu kırmızı ton balığı carpaccio söylüyor, Koray da aynı balığın ızgarasından. İkisi de çok iyi. Eda ise makarna yiyor sadece 🙂 Chardonnay şaraplarımız yemekle uyumlu. Eda da artık iyice büyük bir kız olduğu için gayet keyifli bir akşam yemeği geçiriyoruz. Biz oturmaktayken mekan dolmuş durumda bu arada. Dikkat ediyoruz ki neredeyse hepsi yerel insanlar. Demek ki dogru yerdeyiz 😉

Yemek sonrası 15 dakika yürüyüşle eve varıyoruz. Eda yolda uyuyor zaten. Onu yatağına geçirip biz de sızıyoruz. Duygu‘num söylediğine göre bugün 20.000 adım atmışız! Uyumak bizden çok bacaklarımızın hakkı 🙂

16 Kasım Cumartesi

Bu sabah adamakıllı kahvaltı etmeye kararlıyız, yerimizi de seçtik, Taglio, eve de yakın. Saat 10:00‘da açılan mekanın ilk müşterisi tabi ki biz oluyoruz 🙂 İçerisi çok şirin. Bir sürü kitap rafı var, sanırız insanlar burada kitap değiş tokuşu yapabiliyor. Çalan müzikler de bir harika. Zaten bir köşede minik bir plak koleksiyonları var. Ispanaklı tost ve bacon‘li eggs benedict söylüyoruz. Tost normal, diğeriyse gayet iyi. Fiyatı 15 Eur ama 2 yumurta, bol bacon ve yumurtada kızartılmış ekmekle geliyor, 2 kişi paylaşabilir bile. Kahveler de güzel. Hatta 3. dalga denilen yeni kahve hazırlama yöntemlerini de sunuyorlar, ama denemeye vaktimiz yok. Eda Hanım da kızarmış ekmek üzeri tereyağı ve marmelat yiyor. Mekanın bir köşesinde bulduğu çocuk oyuncaklarıyla pek mutlu arkadaş 🙂

Kahvaltı sonrası ilk durağımız Aziz Ambrogio Basilikası (Basilica di Sant‘Ambrogio). Tarihi taa 379 yılına dayanıyor, yani Milano‘nun en antik kiliselerinden biri. Aziz Ambrose tarafından yapılıyor. Şu anda gördüğümüz yapıysa 1080‘den kalma. Kilisenin içine girdiğinizde, orjinal yapıdan, yani 4. yüzyıldan kalma sütunların sergilendiğini görebilirsiniz.

Biz kilisede bir düğüne rastlıyoruz. Şık şık giyinmiş bir sürü insan gördükten sonra en sonda damatla gelinin kiliseden çıkışına şahit oluyoruz. Çok eğlenceli bir sahne 🙂 Ardından kilisenin içini hızlıca gezip çıkmamız gerekiyor, zira hemen ardımızdan ziyarete kapatılıyor. Bir de basilikanın hemen dışında, üzerinde 2 tane delik bulunan beyaz mermer bir sütun var. Bunun adı “Şeytanın Sütunu”ymuş (the Devil’s Column). Efsaneye göre şeytan, Aziz Ambrose’yi baştan çıkarmaya çalışır, ama bunu başaramayınca kızgınlığından boynuzlarını bu sütuna geçiriverir 🙂

Sırada Santa Maria delle Grazie kilisesi var. Buranın ünü, Leonardo da Vinci‘nin ünlü Son Akşam Yemeği (The Last Supper) freski (evet resim değil), burada bulunuyor. Ancak eser uzun yüzyıllar boyunca o kadar eskimiş durumda ki, koruyabilmek için içeriye çok çok sınırlı sayıda ziyaretçi kabul ediliyor. Öyle ki biletini 2-3 ay önceden online almak gerekiyor. O zaman bile uzun sıra beklememek için erken gitmek lazımmış, zira insanlar içeriye 20-25 kişilik gruplar halinde, o da sadece 15 dakikalığına alınıyormuş. Bizde bilet yok tabi, kilise de kapalı, dışarıdan bakıp fotoğraflayıp kaçıyoruz.

Yolumuz üzerinde Chocolat isimli bir dondurmacı görüyoruz ve Duygu kontrol ettiğinde çok yüksek skorlu olduğunu farkediyor. Hava soğuk ama İtalya‘dayız ve iyi olduğu belli olan bir dondurmacıya denk gelmişiz. Bizim kızlar bu kadarına karşı koyamıyor ve giriyoruz. Çikolatalısından deniyoruz biraz, gayet güzel.

Sforza Kalesi‘ne (Castello Sforzesco) gidiyoruz. Burası şehirde Duomo‘dan sonra görülmesi gereken en önemli ikinci yer olarak listeleniyor. 15. yüzyıldan çok büyük bir kale. İçinde de birkaç farklı sanat müzesi mevcut. Bahçesine giriş serbest. Müzelere zaman ayırmıyoruz.

Kalenin arka kapısından çıkışta şehrin en büyük ve ünlü parkı Sempione Park‘a giriyoruz. Bu parkın diğer ucunda da Arco della Pace (Barış Paktı) bulunuyor. Oraya yürümemiz neredeyse 15 dakika sürüyor. Görkemli bir kapı. Şehirde bir sürü bulunan kapıların belki de en güzellerinden.

Buradan sonra öğle yemeği mekanımıza geçiyoruz. İyice acıktık. La Prosciutteria isimli şarküteri/aperatif yerine gidiyoruz. Lokallerin de uğrak yeri olduğu belli olan çok başarılı bir mekan. Çeşit çeşit peynirler, salam, prosciutto ve geniş bir şarap yelpazesi bulunuyor. İçerisi çok salaş ama çok da şirin. İyi bir saatte geliyoruz heralde ki son boş masayı yakalayabiliyoruz. Normalde kapısında sıra oluyor. Menü yok. Doğru düzgün servis yok. Tezgaha gidip siparişi verip ödeyip oturuyorsunuz, getiriyorlar. Mekanın olayı bu. Standart bir aperitivo setleri var. İtalyanca bilmediğimiz ve et, peynir çeşitlerine hakim olmadığımız için bundan söylüyoruz. Yerlilerinse kendi seçimleriyle oluşturdukları tabakları olduğunu gözlemliyoruz. Bizim tabak da çok iyi ama. Kırmızı İtalyan şarabıyla muhteşem bir keyif. Eda Hanım da uzun bir uykuda olduğu için kafa dinleyip bu süper hoş mekanın tadını doya doya çıkarıyoruz. Şaraplar hakkında ufak bir not, tahtadaki menüde en solda listelenen kadehi 5 Euro‘luklar (Chianti Classico, Supertoscana) pek iyi çıkmadı. Hemen sağındaki 6-7 Euro‘dan başlayan fiyatlılardan söyledik ikinci kadehler olarak, daha iyilerdi (Rosso di Montalcino, Bolgheri).

Burada iyice vakit geçirdikten sonra şehrin popüler sokaklarından Via Brera ve Via Mercato sokaklarında biraz fink atıyoruz. Öylesine denk geldiğimiz ve dış görünümü hoşumuza giden Palazzo di Brera‘nın avlusuna dalıyoruz. Çok güzel ışıklandırılmış ve birçok heykel bulunan sık bir yermiş. Zaten güzel sanatlar akademisi ve bir sanat galerisi olarak kullanıldığını öğreniyoruz sonra.

Yine öylesine dolanırken Piazza Cordusio isimli bir meydana denk geliyoruz. Bayağı işlek. Meğer en merkezi yerlerinden biriymiş Milano‘nun. Burada Starbucks‘in ünlü Reserve Roastery isimli dükkanına rastgeliyoruz. Girişinde dahi sıra var 🙂 Ertesi sabah gelmeye niyetleniyoruz.

Yemek rezervasyonumuzun olduğu bölgeye gitmek için tramvaya biniyoruz. Bilet alacak yer bulamadığımız ve mesafe kısa olduğu için kaçak biniyoruz. Ama arada kontrol oluyormuş, yapmamak lazım. Tramvaylar Viyana ile karşılaştırıldığında çok komforsuz. Hem virajlarda, hem de duruş-kalkışlarda çok sarsıyor. Bir de içerisi çok tıkış tıkış olunca, 10-15 dakikalık yolculukta bile başımız dönüyor :/

Rezervasyon saatimize kadar zaman öldürmek için karşımıza çıkan eli yüzü düzgün ilk mekan olan Bonomi Bistro‘ya giriyoruz. Bir bira, bir cappucino, ve Eda‘nın sticker kitabıyla oyalanarak yarım saat geçiriyoruz. Yemek mekanımız hemen karşısında zaten.

Osteria Conchetta. Online bulduğumuz yüksek skorlu restoranlardan bir diğeri. Yine hayalkırıklığına uğratmıyor bu yaklaşımımız 😉 Mekanın en ünlü spesiyallerinden biri, votkalı parmesanlı risotto (Risotto alla vodka). Porsiyon hemen masanızın dibinde, biraz da şov eşliğinde hazır ediliyor. Koskocaman bir parmesan tekerleği, içinde alevler varken önünüze geliveriyor. Garson bu alevlerin üzerinde pişirmesini bitirdiği risottoyu tekerleğin üzerine döküyor ve o sıcakla parmesan bir güzel eriyor. Kaşıkla karıştırarak eriyen parmesanı ve risottoyu birbirine harika bir şekilde yediren garson, tabaklara servisi çıtır soğan şeritleriyle tamamlıyor. Şimdiye kadar yediğimiz en lezzetli risotto olabilir! Yalnız Koray‘ın gözü doymuyor ve yan masadan canı çektiği steak tartare‘dan sipariş ediyor bir tane de. Bu da hazırlanışı masanızda tamamlanan bir yemekmiş burada. Kıyma et ve diğer malzemeler önünüze geliyor. Garson yumurta sarısına baharatlar, hafif acı sos ve bir çay kaşığı konyak ekleyip iyice karıştırıyor. Daha sonra bunu ete ekleyip servis ediyor. Süper bir tartare! Duygu bir çatal alabiliyor sadece, gerisi Koray‘ın. Koray gayet mutlu 🙂

Kusursuz İtalyan yemeğinin verdiği mutlulukla yatağımızın yolunu tutuyoruz 🙂

17 Kasım Pazar

2 gündür kılpayı kurtardığımız yağmur bugün bizi sağanakla karşılıyor. Kapalı yerlerde zaman geçirmeliyiz. Bu arada oda sahibimiz, bizden sonra kimse olmadığı için geç çıkış yapmamıza izin veriyor. O yüzden bütün gün bavulsuz gezebileceğiz, şanslıyız.

Midelerimiz önceki akşamdan yeterince dolu olduğu için kahvaltıyı atlıyoruz. Önce Starbucks Reserve Roastery‘e gideceğiz. Starbucks’in bu özel mağazalarından dünyada 6 adet, Avrupa’da ise sadece 1 tane var. Hatta Starbucks’in İtalya’da yıllardır kahveci aç(a)maması, sonrasında ilk mağazasını Milano’da bu özel mekanla açması bayağı bir haber olmuştu.

Kapısında bu sefer sıra yok, ama içerisi bayağı kalabalık. Kocaman bir mekan ve ortasında devasa makinelerde aktif olarak kahve üretimi devam ediyor. Burasının standart Starbucks mağazalarından farkı, 3. dalga denilen alternatif kahve hazırlama yöntemlerine de yer vermesi ve daha değerli kahve çekirdeklerinin de sunulması. Ayrıca kahve genelinde yeni deneylerini yaptıkları yerler olarak da lanse ediliyor.

Kalabalık ve kahve üretimi sağolsun mekan bayağı gürültülü. Duygu hemen kahve sırasına giriyor. Aslında önce oturacak yer arasak daha iyiydi, zira kahveleri alınca dımdızlak ortada kalıyoruz. Sırada beklerken menüsüne bakıp hızlıca karar vermek zorunda kalıyoruz, zira Eda pek rahat vermiyor. Buraya kadar gelmişken standart değil de, özel bir çekirdek seçelim diyoruz. Duygu’ya Pantheon Blend, Koray’a Jamaica Blue Mountain seçiyoruz. Menüde fiyatlar yok ama bu özel seçimlerin yanlarındaki çekirdek adetleri, o çekirdeğin nadideliğini ve tabi ki fiyatının yüksekliğini belirtiyormuş. Bir kere geldik iyisinden alalım kafasına giriyoruz. Seçimlerimiz orta boy ve kasada birinin 9, diğerininse tam 16 Euro olduğunu öğrenmemiz küçük bir şok geçirmemize sebep oluyor. Basiretimiz de bağlandığı için seçimi değiştirmeden devam ediyoruz. Yemekte 15 Euro’luk şarap söylemeye çekinen bizlerin içtiği kahveye de bakın. Afiyet olsun, ne diyelim 🙂

Neyse ki kahvelerimiz bir harika. Fincanlarımızı yarıladığımızda yeterince rahatlamış durumdayız ve ortamın keyfini çıkartmaya başlıyoruz. Koray ve Eda, kahve yapımını izlemek için büyük makinelerin ve boruların etrafında dolaşıyorlar. Güzel dekorlu mekanı bol bol fotoğraflamaktan da geri kalmıyoruz. Buraya adeta şehirdeki bir sightseeing muamelesi yapıyoruz 🙂 Bu arada kahve içtiğimiz fincanlar çok hoş, birisini yanımıza “alma” isteğimizi dizginleyemiyoruz 😛

Çıktığımızda yağmur devam ediyor. O yüzden kapalı mekan stratejisine devam. Galleria Vittorio Emanuelle II alışveriş merkezinin içinde bulunan Leonardo da Vinci müzesi Leonardo3‘e gidiyoruz. Burası ve Museo Nazionale Scienza e Tecnologia “Leonardo da Vinci” arasında kararsız kalmıştık. Aslında ikincisi milli müze, yani asıl olan o. Ama hem merkez dışında, hem de aşırı büyük olması sebebiyle gözümüzü korkutuyor, o yüzden basit seçimle devam ediyoruz. Leonardo3 özel bir işletme. Girişi 12 Euro. İçeride orjinal bir eser veya parça yok, ve çok küçük. Sadece Leonardo da Vinci‘nin bazı buluşlarının maketleri, bol bol dijital ekranda bunların anlatımı, ve birkaç interaktif istasyon bulunuyor. Duvardaki yazıların hepsi sadece İtalyanca. İngilizce için dijital ekranlara mahkumsunuz, onlar da bir süre sonra bayıyor. Sonuç olarak Koray içerikten pek memnun kalmıyor, Duygu ise tam tersi, beklediğini buldu. Eda‘ya da öğlen uykusunu burada uyutturduk bu arada.

Çıkışta Duygu‘nun Milano‘da yaşayan arkadaşlarıyla buluşuyoruz. AFL‘den İnci ve eşi Mehmet, ayrıca Boğaziçi MBA‘den Başak. İkisi birbirini burada, UniCredit’te bulmuşlar, biz de onları birlikte yakalıyoruz. Kahve içmek için İnci’lerin önerisiyle Lavazza’nın merkez (flagship) mağazasına gidiyoruz. Starbucks’inki kadar havalı bir mekan değil tabi ama burada da özel kahveler ve sunumlar mevcut. İtalya’da kötü yemek kadar kötü kahve bulmak da pek kolay değil açıkçası 🙂 Burada 1 saati aşkın muhabbet ediyoruz. Yurtdışında birbirini bulmuş Türklerin sohbeti bitmez zaten 🙂

Artık tatilimizin sonlarına yaklaşıyoruz, ancak bir yemek durağı daha var 🙂 Koray valizi almak için odaya yönelirken, Duygu ve Eda Miscusi isimli makarna restoranına yöneliyorlar. Sanırız birkaç şubesi var, bizim gittiğimiz Miscusi Colonne olan. Makarnaya adanmış acaip şirin bir mekan, dekorasyonuyla falan tam yanağı sıkılmalık 🙂 Makarnaları tabi ki günlük, taze, ve bol yumurtalı, sapsarılar. En doğal malzemelerden hazırlanan soslarla birlikte makarnada zirveye ulaşılabiliyor burada 🙂

Sonrası klasik eve dönüş hikayesi. Bizde tabi ki eksik olmayan biraz koşturmaca (metro saatine yetişebilecek miyiz vs., bu heyecan olmadan olmaz), uçak macerası, gecenin köründe eve dönüş, sabah nasıl uyanacağız da ise, kreşe gidebileceğiz düşünceleri… Farklı olan, Eda’nın uyku saatini çok fazla geçirmesi oldu. Normalde 21:00 civarı uçakta uyumasını bekliyorduk. Viyana’da metroya bindiğimizde, 23:00’u geçerken ancak uyudu. Ama sabah da beklediğimizin çok aksine, zımba gibi uyandı, aslan kızımız 🙂 Artık turistik gezilerimiz 3 kişilik ve Eda da bu gezilerin tüm sefasına ve cefasına katlanmaya başladı 🙂


Bir cevap yazın

Your email address will not be published.