© 2011 Koray. All rights reserved.

Yaşasın festival ruhu!


2 Temmuz 2011 Cumartesi.
İstanbul.

İlk gün, yani 2 Temmuz Cumartesi günü, nispeten erken bir saatte, öğleden sonra 4’te Santral İstanbul‘a varıyoruz. Amacımız biran önce festival alanını dolaşıp etkinliklerin ve çimlerde yayılmanın tadını çıkarmaya başlamak. Ayrıca Büyük Ev Ablukada performansını da kaçırmak istemiyoruz. Nevi şahsına münhasır bir grup kendileri. 2007 yılında biraraya gelmişler ve evde (stüdyo falan değil, bildiğimiz evde) kaydettikleri şarkıları internet üzerinden paylaşmakla yetiniyorlar. Günümüze kadar albüm çıkartabilecek kadar malzeme de üretmiş durumdalar ama albümleri yok, olmasını da düşünmüyorlar diye biliyoruz. Absürd ve eğlenceli şarkı sözleriyle dikkat çeken grubun sound’u da bir o kadar sıradışı. Büyük Ev Ablukada’nın müziğindeki eğlenceli ilginçliklerin görüntülerinde ve performanslarında da bulunduğuna konserde tanık oluyoruz.

Sıradaki performans, Nijerya doğumlu Alman soul, R&B şarkıcısı Nneka. Doğduğu ve büyüdüğü yerlerden getirdiği aksanla konuştuğu İngilizcesi zaman zaman zor anlaşılır olsa da çok eğlenceli 🙂 Şimdilik 2 albüme sahip ama gelecek vaat eden bu genç kadının şarkılarına tabi ki önceden çalışmış durumdayız, hatta Duygu bayağı da sevdi. Ama konserde nedense albümlerinden aldığımız zevki tam olarak alamıyoruz. Belki gruptaki genel enerjisizlik, belki de şarkıların konser yorumlarındaki bazı eksiklikler buna neden oluyor, bilemiyoruz. O yüzden ilk 3-4 şarkıdan sonra en öndeki yerimizi bırakıp arkalardaki gölgeliklere kaçıyoruz, zira güneş de bayağı zorlamış durumda bizi o saate kadar.

Nneka’dan sonra sahne alan Happy Mondays bir efsane(imiş). Ama festival öncesi dinleme denemelerimizde bizi etkilemeyi başaramadıkları için performanslarını seyretmeyip alandaki çeşitli etkinliklere yönelmeyi tercih ediyoruz. Önce tırmanma duvarında hünerlerimizi sergiliyoruz. Önceki tırmanma duvarı tecrübelerinde Duygu’ya sürekli mağlup olan Koray, bu sefer şeytanın bacağını kırıyor ve tepedeki çanı inleten ilk kişi oluyor, tabi duvarın daha kolay tarafına denk gelmesi de işini kolaylaştırmış olabilir biraz 😛 Dizinden pek emin olamayan Alper de Koray’ın bu beklenmedik başarısından cesaret alıp vuruyor kendini kayalara, ve o da başarıyor 🙂 Sonrasında Beer Lab’dan aldığımız ama pek de süper bulmadığımız biralı kokteyllerle çimlerde yayılmaca, langırtın ne kadar zevkli birşey olduğunu yeniden keşfetmemizle sonuçlanan çok çekişmeli maçlar, biraz pahalı bulduğumuz yemeklerden ve biradan bol bol tüketmece…

Ve sıra geliyor günün en güzel konserine, Manic Street Preachers! 90’lı yılların rock dünyasında büyük yeri olan İskoç grup, James Dean Bradfield‘in önderliğinde son derece canlı ve heyecanlı bir sahne performansı gösteriyor ve sevenlerini mest ediyor. 90’lı yıllar dedik ama 2000’li yıllarda dahi 5 albümü bulunan bu yüksek verimli grup, One Love konserlerinde tabi ki ağırlıklı olarak klasik şarkılarının bulunduğu bir setlist sunuyorlar bize. Ama sanırım aklımızda kalan en güzel görüntüler, James’in Everlasting’i tek başına akustik olarak söylediği ve binlerce seyircinin neredeyse onun sesini bastırırcasına şarkıya eşlik ettiği anlardı.

Bir sonraki yazımızda 2. günle devam ediyor olacağız ama öncelikle ilk günün fotoğrafları ve videoları 🙂

 

 

İlk gün, yani 2 Temmuz Cumartesi günü, kısmen erken bir saatte, öğleden sonra 4'te Santral İstanbul'a varıyoruz. Amacımız biran önce festival alanını dolaşıp etkinliklerin ve çimlerde yayılmanın tadını çıkarmaya başlamak. Ayrıca "Büyük Ev Ablukada" performansını da kaçırmak istemiyoruz. Nevi şahsına münhasır bir grup kendileri. 2007 yılında biraraya gelmişler ve evde (stüdyo falan değil, bildiğimiz evde) kaydettikleri şarkıları internet üzerinden paylaşmakla yetiniyorlar. Günümüze kadar albüm çıkartabilecek kadar malzeme de üretmiş durumdalar ama albümleri yok, olmasını da düşünmüyorlar diye biliyoruz. Absürd ve eğlenceli şarkı sözleriyle dikkat çeken grubun sound'u da bir o kadar sıradışı. Büyük Ev Ablukada'nın müziğindeki eğlenceli ilginçliklerin görüntülerinde ve performanslarında da bulunduğuna konserde tanık oluyoruz. Bu ön bilgiler ile merakı artanlar için çok değil ama biraz daha detaylı bilgi şurada olabilir, olmayadabilir tabi: www.buyukevablukada.com
Sıradaki performans, Nijerya doğumlu Alman soul, R&B şarkıcısı Nneka. Doğduğu ve büyüdüğü yerlerden getirdiği aksanla konuştuğu İngilizcesi zaman zaman zor anlaşılır olsa da çok eğlenceli :) Şimdilik 2 albüme sahip ama gelecek vaat eden bu genç kadının şarkılarına tabi ki önceden çalışmış durumdayız, hatta Duygu bayağı da sevdi. Ama konserde nedense albümlerinden aldığımız zevki tam olarak alamıyoruz. Belki gruptaki genel enerjisizlik, belki de şarkıların konser yorumlarındaki bazı eksiklikler buna neden oluyor, bilemiyoruz. O yüzden ilk 3-4 şarkıdan sonra en öndeki yerimizi bırakıp arkalardaki gölgeliklere kaçıyoruz, zira güneş de bayağı zorlamış durumda bizi o saate kadar.
Nneka'dan sonra sahne alan Happy Mondays bir efsane(imiş). Ama festival öncesi dinleme denemelerimizde bizi etkilemeyi başaramadıkları için performanslarını seyretmeyip alandaki çeşitli etkinliklere yönelmeyi tercih ediyoruz. Önce tırmanma duvarında hünerlerimizi sergiliyoruz. Önceki tırmanma duvarı tecrübelerinde Duygu'ya sürekli mağlup olan Koray, bu sefer şeytanın bacağını kırıyor ve tepedeki çanı inleten ilk kişi oluyor, tabi duvarın daha kolay tarafına denk gelmesi de işini kolaylaştırmış olabilir biraz :P Dizinden pek emin olamayan Alper de Koray'ın bu beklenmedik başarısından cesaret alıp vuruyor kendini kayalara, ve o da başarıyor :) Sonrasında Beer Lab'dan aldığımız ama pek de süper bulmadığımız biralı kokteyllerle çimlerde yayılmaca, langırtın ne kadar zevkli birşey olduğunu yeniden keşfetmemizle sonuçlanan çok çekişmeli maçlar, biraz pahalı bulduğumuz yemeklerden ve biradan bol bol tüketmece...
Ve sıra geliyor günün en güzel konserine, Manic Street Preachers! 90'lı yılların rock dünyasında büyük yeri olan İskoç grup, James Dean Bradfield'in önderliğinde son derece canlı ve heyecanlı bir sahne performansı gösteriyor ve sevenlerini mest ediyor. 90'lı yıllar dedik ama 2000'li yıllarda dahi şimdilik 5 albümü bulunan bu yüksek verimli grup, One Love konserlerinde tabi ki ağırlıklı olarak klasik şarkılarının bulunduğu bir setlist sunuyorlar bize. Ama sanırım aklımızda kalan en güzel görüntüler, James'in Everlasting'i tek başına akustik olarak söylediği ve binlerce seyircinin neredeyse onun sesini bastırırcasına şarkıya eşlik ettiği anlardı.

2. güne daha geç başlama kararı alıyoruz, çünkü ilk gün hem güneşten rahatsız olmuştuk, hem de alandaki normal üzeri kalabalık One Love'a özgü "bünyeyi çayıra salma" keyfini tam yaşatamamıştı bize. Ayrıca günün izlemek istediğimiz ilk konseri Cake de geç başlayacaktı, o yüzden saat 5'i geçerken festival alanının kapısında olduk. Ancak önceki günden de kalabalık bir ortamla ve inanılmaz uzun bir bilet kuyruğuyla karşılaştık. Neyse ki kolumuzdaki kombine bileklikleriyle o sıraya girmek zorunda kalmadık ve 7-8 dakika sürse de içeri girip Cake konserine yetişmeyi başardık.
Şahsi kanaatim, Cake'in sound olarak çok özel bir grup olduğu yönünde. Rock mentalitesi üzerine özellikle trompetle işlenmiş hafif funk yaklaşımları ve çok karmaşık düzenlemelerden ziyade basitliği tercih etmeleri, kendilerine ait ve yakışan bir müzik oluşmasını sağlıyor diye düşünüyorum. Bu yüzden sever ve sayarım kendilerini, konser için de heyecanlı ve beklentiliyim dolayısıyla. Sahneye bayağı uzak kalıyoruz, kulenin dibindeyiz. Ama sahnedekilerden aldığımız enerjinin şarkılarınkine yetişmekte zorlandığını düşünmemizin nedeni bu değil. Frontman John McCrea seyirciyi coşturmak için sürekli birşeyler deniyor ama beden dili çok durgun ve dolayısıyla seyirciyi harekete geçirmeye yetmiyor. Biz de çok sevdiğimiz şarkılarına eşlik edip tam tamına olmasa da yeterince memnun bir şekilde uğurluyoruz kendilerini.
Konserler serisi Editors'la, yani festivalin bizim için en beklenen grubuyla devam ediyor. Konsere Tom Smith'in sesine bir kez daha hayran olarak başlıyoruz. Gerçekten çok güzel bir tınısı olan yumuşacık, harika bir bariton, ama sık sık daha yüksek seslere de başarıyla çıkıp dinleyenlerini mest edebiliyor. Tüm konser boyunca kendisini kah vokalde gitarıyla veya gitarsız, kah piyanoda, kah klavyede görüyoruz, ve bu geçişleri bir şarkı içinde bile defalarca yapabiliyor. Zaten bu yüzden sahnede her enstrümanın başında kendisine tahsis edilmiş 3 adet mikrofon var :) Dinamizmi ve hissi de muazzam, tüm şarkıları gerçekten yaşayarak söylüyor ve bunu bize o kadar güzel aktarıyor ki biz de festivalin en coştuğumuz konserini yaşıyoruz. Bunu yaparken kafasını güzelleştiren bazı aktivitelerden yardım almış olabileceğini de görüyoruz hatta ;) Kendisi dışında grubun geri kalanı da sahneyi hareketlendirmede üstlerine düşeni yapıyorlar. Başarılı ışık düzenlemeleri de gün ışığının etkisini göstermeye devam etmesine rağmen Editors performansının mükemmel olmasına katkıda bulunuyor.
Bu seneki One Love'a imzasını ağır bir şekilde koyan Britanya müziği, 90'ların ünlü glam-rock grubu ve Britpop'un lokomotiflerinden Suede ile de festivale harika bir nokta koyuyor. 90'lardaki hızlarından 2000'lerde eser yok, hatta kendileri 2003'te dağılmış bir grup. Ancak geçen sene bir dizi konser vermek için tekrar biraraya gelen grup bize de kendilerini tekrar izleme şansı vermiş oluyor. 43 yaşındaki karizmatik solist Brett Anderson önderliğinde eski günlerinden pek birşey kaybetmediklerini ispatlamaya çalışırcasına ve aslında bunu gayet de başaracak şekilde bir performans koyuyorlar ortaya. Coming Up albümleri ile tanıdığım grup setlist'in başında ve sonunda çok iyi bildiğim ve sevdiğim bu albümden şarkılara bolca yer vererek beni inanılmaz mutlu ediyor, hatta nostaljik bir hüzünle tüylerimi diken diken edip gözlerimi yaşlandırdıklarını bile söyleyebilirim. Duygu ise yorgunluğuna rağmen şarkılara eşlik edişi ve coşkusuyla bu sevgimi anlayabildiğini gösteriyor adeta. Evet, şarkıları "Beautiful Ones"ın ismi gibi, güzel insanlar bunlar, biz de kendilerine bir dolu "La, la, la..." nidalarıyla katılıyor ve varlıklarına minnettar oluyoruz...

Efes Pilsen One Love Festival bizim için hep çok özel, çok güzel bir etkinlik oldu.Bu yıl alışkın olduğumuz "bir güne bir headliner" standardının da üzerinde bir programla karşımıza çıkınca artık Santral İstanbul'un yeşil çimlerine sığamadığımızı gördük. Peki bir festivalin kalabalık olması kötü müdür ? Tabiiki Hayır. Önemli olan alanın insanları bunaltmayacak ölçüde yeterli olması, altyapı problemi doğmaması. Bu anlamda Santral İstanbul, her ne kadar merkeziliğini ve çimlerini ve cafelerini çok sevsek de 10. One Love festivale "biraz" küçük geldi. Organizatörlerin önümüzdeki yıllarda bunu dikkate almasını umuyoruz.Altyapısal yetersizlik pek çok organizasyonel ve operasyonel aksaklığı ortaya çıkarıyor ister istemez. Ve biz bu aksaklıkların çok sevdiğimiz One Love'a gölge düşürmesini istemiyoruz :)
d

One Comment

  1. Cameron Kendall

    Hi, nice article. I really like it!

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

This site is protected by reCAPTCHA and the Google Privacy Policy and Terms of Service apply.